Türkü ve Türk’ü
Evet, yine ben geldim dostum!
Uzun bir süredir yazamadım, fırsat bulamadım, üzgünüm. Bugün yine biraz geçmiş, biraz günümüz, biraz oradan, biraz buradan yapa yapa birkaç konudan bahsedeceğim.
Her zaman olduğu gibi müzikle başlayalım, ancak bugün hüzünlü bir öyküyle bağdaşan bir türkü vereceğim sana.
“Uzun olur gemilerin direği
Çatal olur efelerin yüreği
Ah yanık olur anaların yüreği”
Türküyü verdik, içenin sigarası, içmeyenin yüreği yandı, bilirim. Şimdi ise bu türkünün çıkışı sanılan, Türk Donanma tarihinin en kara günlerinden birinden bahsedeceğim sana. Evet, o kara günden bahsediyorum. Dumlupınar Şehitleri.
1953 yılı, Dumlupınar ve İnönü denizaltıları Akdeniz’den, NATO tatbikatından dönmekteydi. 3 Nisan’ın 4 Nisan’a bağlandığı gece, içlerinde aile ve vatan özlemi, gözlerinde dinlenme arzusu ile Gölcük’e gidiyorlardı.
Ancak gel gelelim, kader sözünü söylemişti ve Dumlupınar için dönmeyi adeta yasaklamıştı.
Gece yarısı 02.15 sularında sahildeki gemiciler tarafından bile duyulabilecek bir ses yayılır gökyüzüne. İsveç şilebi Naboland, Dumlupınar ile çarpışmıştır. Sapasağlam bir buzkıranı olan şilep, İkinci Dünya Savaşı yorgunu denizaltıyı yarıp geçmiştir adeta. Nara Burnu açıklarında gerçekleşen facia sonucu kısa sürede karanlık sulara gömülür 86 mürettebatlı yaşlı denizaltı.
İlk şehitlerini çarpışma esnasında nöbetteki mürettebatıyla veren gemi dibe battıkça daha çok yiğide mezar olur ve kıç bölümündeki odaya sadece 22 kişi ulaşabilir. Yukarıya gönderilen şamandırayı bir balıkçı bulur, içinde şu not vardır:
‘‘Deniz kuvvetlerine bağlı Dumlupınar denizaltısı burada battı. Kapağı açın ve denizaltıyla irtibat kurun.’’
Saatler geçer ve denizcilerimize acı haber verilir. İsteyen sigara içsin, türkü söylesin denir. Kahramanlarımızın son sözü “Vatan sağ olsun!” olur ve o saatten sonra “Ah Bir Ataş Ver” türküsünü söyler 22 yiğit ve 7 Nisan 1953 tarihinde iletişim tamamıyla kopar, kurtarma çalışmalarının sonlandığı açıklanır.
86 kişilik mürettebatının 81’ini şehit verir Dumlupınar ile beraber Türk Milleti. İsveçli Şilep’in kaptanı ise cezadan yırttığını zanneder ancak deniz bir kaç sene sonra başka bir kazada onu da yutar ve kader kaçınılmaz olduğunu bir kez daha gösterir bize.
Sunay Akın’ın Dumlupınar olayında sunduğu bir olay vardır ki yürekleri iyice toza döndürür. İki sevgilinin öyküsüdür.
Genç bahriyeli İsmail Türe ve sevgilisinin öyküsüdür anlattığı. Arkadaşlarının diline düşecek kadar seven, her geçişinde fenerle selam veren, sevgisini anlatan İsmail Türe.
O gece için de sevgilisine telefonla haber vermiştir geçeceği tarihi ve sevgilisi her seferinde olduğu gibi aynı yerde beklemektedir onu. İnönü denizaltısı geçerken kimsenin haberi yoktur faciadan. Kız fenerle sevdiğine mesaj gönderir:
“Seni seviyorum.”
Ancak geçen İnönü denizaltısıdır. İnönü denizaltısı komutanı Bahri Kunt ilk başta kızın şaşırdığını düşünür ancak sonra endişe etmesinden korkarak karşılık verilmesini emreder ve şu cevap verilir İnönü’den “Ebediyete kadar!”
Kalanını Sunay Akın’ın cümleleri ile anlatacağım:
“Genç kız, nişanlısından haber almanın huzuru içinde başını yastığa koyduğunda,
genç denizci çoktan dalmıştır “ebediyete kadar” sürecek olan uykusuna!…”
İşte böyle dostum, bir türküden geldiğimiz yer burası, bambaşka bir sevdanın çıkış noktası.
Sahi, sevda denince aklıma hep Mihriban türküsü gelir e bu türkü de en güzel Musa Eroğlu’ndan dinlenir, değil mi?
Mihriban
“Yar deyince kalem elden düsüyor
Gözlerim görmüyor aklım şaşıyor
Lambada titreyen alev üşüyor, üşüyor
Aşk kağıda yazılmıyor Mihriban”
Şiirden gelen türkülerimizden biridir “Mihriban”, şairi Abdurrahim Karakoç’un ismini ” benimle mezara gidecek” diyerek sakladığı bir sevgiye şahit oluruz bu türküde.
Sevdiğiyle arasına ailesi giren Karakoç’un Mihriban’ı aslında ne Mihriban adını taşır, ne saçları sarıdır. “Temiz ve güzel bir aşktı.” diyerek geçer şairimiz bu olayı, töreden dolayı açıklamaz ismini ve yıllar sonra evlendiğini öğrenir “Mihriban” ın. Mihriban isminin seçilmesinde ise asıl etken “güler yüzlü, yumuşak kalpli” anlamına geldiğinden olsa gerek.
Bu türkünün güzel bir yanı da ülkücü bir şair tarafından yazılıp alevi bir besteci tarafından bestelenmesidir aslında. Ülkemizdeki kültür mozağinin ve temelde bir bütün olduğumuzun en güzel anlatımlarından biridir.
Bu kadar sevgiden bahsedip de en saf sevgilerden birine sahip ozanımız olan Aşık Veysel’den bahsetmemek olmaz, söz bununla bitireceğim.
Aşık Veysel’in kaçan eşiyle ilgili hikayesini bilirsin dostum, bilmeme ihtimaline karşın yine de değineceğim.
O zamanlar evlilik malum, ailelerin kararı. Köyün en güzel kızıyla evlendiriliyor Veysel ama kızın gönlü zamanla hizmetliye kayıyor ve kaçma kararı alıyorlar. Veysel de aşık, hissediyor kaçacaklarını.
Kaçıyorlar en nihayetinde ancak kaçarken karısı Esma’nın sürekli topuğuna bir şey vuruyor. Bafra civarı soluklandıklarında bakıyor Esma, ayakkabısında bir tomar para. Kendisinden kaçan kadın ele muhtaç olmasın diyecek kadar sevmek, akrabalarına sürekli ihtiyacı var mı diye sordurmak işte bu saf sevgidir ve o şiirleri yazdıran budur.
Bir metnin daha sonuna geldik dostum. Biraz karanlık oldu, biliyorum ama kaçınılmaz son senin de bildiğin gibi ölüm ve ayrılıktır.
Kendine dikkat et dostum
Böyle metinler için bile olsa gülümsemeyi bırakma.
Uzaylı dostundan sevgilerle





--2 Yorumlar--
Ruhuna sağlık dostum
Emeğine sağlık, yine inanılmaz güzellikte bir paylaşım olmuş.