Lavinia’nın Aşığı
Bu yazıma da bir dostuma teşekkür ederek başlamak istiyorum. Değerli dostum Elga’ya buradan teşekkürlerimi iletiyorum !
Tekrar selam sana sevgili arkadaşım,
Evet aniden iki yazı birden yayınladım, yapıyorum arada böyle çılgınlıklar 🙂 Bugün kimin hayatını irdeleyeceğimizi anlamışsındır, o yüzden konu müziği de malum:
“Sana gitme demeyeceğim
Ama gitme Lavinia!”
Hadi başlayalım!
Sıcak bir yaz günü, takvime göre 11 Haziran 1923. Türk Edebiyatı’nın en güzel insanlarından biri birazdan doğacak. O yıllarda soyadı kanunu yok elbet, adı “Halit Özdemir” olarak koyuluyor babası Mehmet Asaf tarafından. Mehmet Asaf Şura’yı Devlet’in kurucularından olduğun için Atatürk tarafından Ankara’ya yerleşmesi rica ediliyor ve oraya taşınıyorlar İstanbul’dan Özdemir doğmadan bir yıl önce.
Fazla uzun kalamıyorlar Ankara’da. 1930 yılında Mehmet Asaf vefat edince İstanbul’a dönüyorlar. Ancak Atatürk büyük insan, önemli bir insanı yetim koymuyor ve “Asaf’ın çocuklarını bir okula yerleştirin” diyor İsmet İnönü’ye. O dönemde soyadı kanunu henüz olmadığı için Özdemir Asaf olarak kayda geçiriliyor okulda. Daha sonra soyadı kanunuyla beraber de “Arun” soyadını alıyor ve Halit Özdemir Arun oluyor.
İlk olarak Galatarasay Lisesi’ne giden şair, 1941 yılında ise sınavı kazanarak Kabataş Erkek Lisesi’ne geçiyor. 1942 yılında mezun olduktan sonra ise İstanbul Üniversitesi’nde başlıyor ancak eğitimini tamamlamıyor. Hukuk’la başlayıp İktisat ve Gazetecilik Fakülteleri’ne gitmesine rağmen hiçbirinden mezun olamıyor Özdemir Asaf.
İlk eşi Sabahat Hanım’a üniversitede âşık olan Asaf, o meşhur Lavinia şiirini de aynı yıllarda yazıyor. Bir şiir yarışmasına katılıyor ve Lavinia ile birinci oluyor. Kürsüye çıkıp okuyor şiirini okumasına ama burada bir detay var, bir söylenti ve paylaşmadan geçmeyeceğim. Söylenti o ki Lavinia da o sırada salonda oturanlar arasında ve şiir okunurken salondan ayrılıyor. Asaf kırılıyor bu davranış karşısında ve hiç açmıyor gönlünü Lavinia’ya. Elbet kim olduğunu sonradan öğreniyoruz ama şiire sadık kalalım sevgili okur.
Özdemir Asaf’ın ilk eşine aşık olduğunu da okul değiştirmesine ve ayrı düşmelerine rağmen mektuplaşmaya devam etmeleri ve uzun uğraşlar sonucu evlenmeyi başarmalarına bakarak söyleyebiliyoruz. Ayrılırken bile seviyordu Asaf onu, öyle ki ayrıldıktan sonra da mektup yazmaya devam ediyordu. Farklı beklentiler onları farklı yollara çekiyordu ve yapılacak bir şey yoktu.
Tanin ve Zaman gazetelerinde çalışan Asaf’ın ilk sayısı ise Servet-i Fünun, Uyanış dergisinde çıkıyor, ancak şair burada durmuyor. Çeviriler de yapıyor ve 1953 yılında Sanat Basımevi’ni kuruyor, kitaplarını Yuvarlak Masa Yayınları adı altında yayınlıyor. 1962 yılında Yıldız Moran ile evleniyor ve bu evlilikten 3 tane çocuğu oluyor. R’leri söyleyemeyen, koca yürekli, naif ve sempatik bir adam olarak iyi bir baba oluyor çocuklarına.
Zaman geçiyor ve yıllar 1980’e geliyor ve ben bundan sonrasını kızının sözleriyle anlatmak istiyorum:
Seneler öylesine çabuk geçti ki… 1980 yılının Aralık ayında babam hastalandı. Doktor Şen Doğan, Vakıf Gureba Hastanesi’nde yaptığı ilk tetkiklerden sonra hastaneye yatmasını istedi, ama bu hastalığın tedavisi mümkün değildi. Bunu Doktor Şen Doğan biliyor, babam bilmiyordu. Sağlığı, düzelemeyecek kadar kötüydü. Hastalığı hayli ilerlemişti. Yaşamda kalacağı zaman çok kısaydı.
Bir ay kaldığı hastanede tedavinin en iyisi, en iyi şekilde yapıldı. Sonuç hiçbir şeydi. Artık evine gidebileceğini söylediler. O gün, o sağlıksız haliyle bile “Bebek’ten, bizim duraktan, beni tanıyan bir taksici çağırın, pisi pisine bir trafik kazasına kurban gitmeyeyim” dedi. Bu şakasını, yıllar önce şiir olarak da yazmıştı: “Ölüm Allahın emri, / Trafik olmasaydı.”
Bebek’teki evine sağ salim vardı. Oysa zamanı çok kısaydı.
“Hey benim koca kafam. / Altmış iki santimlik başım… / Saçlar sakallar içinde, / Erkek omuzlar üstündedir.”
Şiirinde sözünü ettiği “altmış iki santimlik başı”na da sıçramıştı hastalık.
Benim için ölüm, öleni son tanıyanın da ölmesiyle gerçek-ölüm olur. Ama bu düşüncem sanatı ile var olanlar için geçerli değildir. Onlar gerçek-ölümsüzdür.
Ama babam: “Bir insan bir insanı bir şey görür, bu hayattır. / Bir insan bir insanı birçok şey görür, bu sevgidir. / Bir insan bir insanı her şey görür, bu aşktır. / Bir insan bir insanı hiçbir şey görür, bu doğu’dur. / Bir insan bir insanı görmez, bu ölümdür” der.
İki ay süren kısa hastalığının ardından babam gitti. Benim babamı “görmez”liğim 30 yıldır devam ediyor. Ama Özdemir Asaf yaşıyor.
Ve böylelikle teslim ediyoruz bir güzel canı daha ölümün kara kollarına. Belki de sonları yüzünden hikayeleri değil de masalları daha çok seviyoruz. Gerçeğin karanlık rüzgarı çok sert çarpıyor insanın yüzüne.
Kendine dikkat et dostum,
Daima mutlu ve umutlu kal 🙂





--0 Yorum yap--