Rise of the Phoenix
Merhaba sevgili dostum,
Yine benimlesin, belli ki canın sıkılmış yoksa niye buraya gelesin. Hoş, kapım daima açık orası ayrı bir mevzu, neyse. Gel otur çay doldurayım, seninle iki laflayalım, konuşamadık pek son dönemde.
Büyük işlere giriştim dostum, anlatmışımdır sana da elbet. “Ya herro ya merro” modunda takılıyorum ancak umarım takılıp da düşmem, zira çok büyük adımlar bunlar ve bu cesur adımlar için gereken ayakkabılara sahip miyim bilemiyorum. Bu ayakkabı konusu bu akşam bitirdiğim Sunay Akın’ın “Bir Çift Ayakkabı” kitabından mı kafamda böyle canlandı ki? Püf ki ne püf, kafam yine doluyor sorularla, yine cevaplar benden uzak ve benim zihnim bu büyük adımlardan kaçıyor hissedebiliyorum.
Peki ama girişmekten çekinirsem ben kim olurum? Ya da ben şu an kimim? Belki de cevaplamam gereken en önemli soru “Ben iyi bir insan mıyım/insan mıyım?”. Böyle böldüm çünkü yine burada eski yazılarımda iyi insan kavramının yanlış oluşundan, insanın iyi olduğundan, kötü olanların olsa olsa insansılar olacağından bahsetmiştim. Peki ben bir insansı mıyım? Sevemedim kendimi gitti yirmi senedir, bu yüzden de hep boğuldum kendi içimden dışıma. Bak yine daralıyorum kapalı kutuma doğru. Kendi Pandoricam zannımca. Peki bu sefer hangi kişiliğimi hapsediyoruz?
Ne olur bu sefer korkak olanı hapsetsek, en cesur adımları atıp tüm bu diyarı gecelerin elinden kurtarsak, güneş doğsa yine bu topraklar üzerine, gülen yüzler üzerine. Neden yapmayalım ki? Yeterince kalmadık mı karanlıkta? Yetmedi mi boğulduğumuz, takılıp düştüğümüz, yaralandığımız? Soru sormak önemlidir elbet, ama cevabını veremediğim soruları soruyorsam hala soru sormuş sayılır mıyım yoksa bu sadece kendimi yormanın başka bir yöntemine mi dönüşür?
“Pandorica opens!” diyerek tıkmak istiyorum tüm benliklerimi oraya. Hiçbiri kalmayana dek sürsün istiyorum bu esaret, bıktım özgürlükten, susmuyor bu benlikler, yeter yahu! Sessiz olmaları, edepli olmaları konusunda uyardım ama kütüphanede bile bağırarak geziyor saygısızlar, daha ne olacak! Cezalısınız hepiniz! Zihnimin en derin mahzenlerinde kalacaksınız, yok size ışık, yasaklıyorum!
Diktatör diyorlar bana, haklılar da düşününce. Ama boğuluyorum, onlar beni anlamıyor. Galiba deliliğin son evresine geçiyorum, zira mahzenleri açmamayı ummuştum hep, huzurlu bir evren planlamıştım kafamın içinde, öyle de gidiyordu düşününce. Sonra ABD’nin Irak’a girdiği gibi saçma bir bahaneyle hayatıma para kavramı girdi, tüm gezegeni birbirine kattı. Ondan sonra toparlayamadım işte gezegeni. Bir yandan uzak durmaya çalıştım, bir yandan kazanmaya çalıştım. Bir nevi zihnimin nikotini haline geldi yani olay. Hala zerre haz etmiyorum paradan, yaratıcılığıma ket vuruyor, yaptığım işlerin kalitesini düşürüyor. Ama ihtiyacım olduğu için kazanmam gerekiyor, bu büyük adımlar tekrar bu konuyla yüzleşmemek için mi bilemiyorum. Öncelikli hedefim o değil biliyorum, ama üzülerek belirtiyorum ki hedeflerim arasında bulunması gerekiyor diğer hedeflerime ulaşabilmem açısından.
“Ah bu ben,
Kendimi nerelere salsam
Saklansam bir yerlere,
Gizlice ağlasam”
Ne de güzel diyor Mazhar abimiz, değil mi dostum? Belki de ihtiyacım olan içten gelen birkaç damla gözyaşıdır senelerdir özlemle beklediğim, ya da samimi bir gülümsemesidir bir dostumun. Belki de yoktur kurtuluşum, sadece bahanedir bu yazılar, bu dert yanmalar, mahzenler ve o koca gezegen. Gerçek dünyaya ayak uyduramamamın okkalı bir hayalidir belki de bu yaşam, bu yüzden bu kadar karmaşık hale gelmiştir. Peki ya ne yapmalı, yetmedi mi saklandığımız? Yetmedi mi bu ülkeyi kuran adamın sözlerinden kaçındığımız, çocukken içtiğimiz andı bozduğumuz?
Pes etme lüksüm yok dostum. Bu iş ya bitecek, ya da beni bitirecek, ancak pes etmeyeceğim! Yükseliş zamanı, kanatları tam açalım ve rüzgarı kucaklarcasına yükselelim arşa, olmamız gereken yere!
Bakalım rüzgar bizi nasıl karşılayacak…


--1 Yorum yap--
O ayakkabılardan bende de yok maalesef. Ama senin yüreğine sağlık.