Seyahat (Bölüm 2)
Çocukluk bölümüne girersek bu seyahat biraz fazla uzayabilir, çok fazla olay var ve haliyle gez gez bitmiyor. Yine de bir iki olaya bakalım ki sonraki kasvetli havayı dağıtmaya yardımcı olacak kadar güldürsün seni. Yalnız çocukluk yıllarıyla ilgili maalesef kesin tarih veremiyorum, arşivdeki yangından dolayı sadece tahminde bulunabilirim şu an için.
Tahminimce 2000-2001 senesinin bahar yahut yazındayız. Puf zamanlarım tabi o zamanlar, tam bir tosuncuk, öhm. Standart bir sahil gezmesi söz konusu, gayet normal gidiyor her şey. Dönüş yolunda ise olmaması gereken oluyor ve oyuncakçının önünden geçiyoruz ve ben bunu görüyorum. Bir başlamışım yolun ortasında bağırıp çağırmaya ama nasıl bağırmak, pühüüüv, anlatıldıkça utanırım öyle bir bağırmak yani. Neyse efenim teyzem ve onun kayın validesi olan H. Teyze de orada tabii(teyzenin adını vermiyorum, anonim kalsın saygıyla kalsın.). Bakıyorlar ki ben susmuyorum, ikisi koldan biri bacaktan öyle sürüklüyorlar yol boyunca beni, tabi ben salya sümük, ben kayıp. Böyle sonlanıyor bu anı, buradan sonra eve varılıyor.
Sonraki anımıza geçmeden gülmene izin var sevgili dostum, aşırı cazgır çocukmuşum vallahi. Evet, güldüysek devam ediyorum. Sıradaki anımız biraz daha sonraki zamanlarda, sene şu an için belirsiz.
Ancak tahmin ediyorum ki en fazla 2006-2007 civarı. Saat akşamüstü, geceye yakın. Ev ahalisi salonda oturmakta, hala toparlak olan bendeniz balon ile yan odada dengesizce oyunlar oynamakta. Durduralım burada bir saniye için, anıda dikkatini vermen gereken bir yer var ki o da odadaki koltuğun üstünde bulunan 7-8 adet kalın yorgan-battaniye ve onun önündeki tahta sandalye. Evet şimdi devam edelim. Görüyorsun, balon muazzam bir vuruş sonucu o battaniyelerin üstüne gitti. Şimdi burada düşünmemiz gereken şey normal bir çocuk ne yapardı? Cevap basit; “Anne, Babaaa!” tarzı yakarışlarla balonu aldırırdı. Ancak pek azimli ve aynı orandaki beyinsiz varlığım bana oraya tırmanmam gerektiğini bir vahiy gibi işledi. İşte, görüyorsun, çıkmaya çalışıyorum. Tırmanıyorum. Burayı yüze yakın alalım lütfen. Balon uzak köşede, ancak pes etmek yok diyerek uzanmaya çabalıyorum. Son bir dokunuş ile balona yetişiyorum ancak balon arkaya gidiyor, ben ise son hamlemin yarattığı denge kaybıyla aşağıda beni bekleyen sandalyeye. Hala o çat sesinin kolumdan mı yoksa sandalyeden mi yükseldiğini kestiremiyoruz, zira ikisi de kırıldı. Sonrası malum, ağlamalar, hastane, alçı gibi süreçler. Gece yarısı eve dönüyoruz ve alt komşumuz ve aynı zamanda kuzenim olan (yine anonimliği bozmayacağım) T. Abim bana depozitolu şişelerdeki Fanta’dan ve Kinder’in parmak boyutlarında olan çikolatalarının küçüğünden veriyor. O gece benim için öyle sonlanıyor, sonrası kayıtlarda pek yok, yangından kurtaramadık.
Evet, yemekle sonlandı sevgili dostum, evet öyle çünkü tombik bir çocuğun aklında ya yaptığı saflıklar ya da yediği yemekler kalıyor, ehehe, öhm. Çocukluk bölümünden çıksak iyi olacak çünkü gülünecek çok şey var ve bu gezi fazla uzuyor seni yormak istemiyorum.
Gençlik bölümü biraz garip, zira en depresif ama en hareketli zaman dilimi bu olaylar müzemizde. Özellikle lise yılları bol bol koşturma içeriyor. İşte şurada soldan ikinci ilk okul gazetesi baskısını yetiştirmeye çalışan liseli benliğim. Ne uğraşmıştık arkadaşlarımla zamanında onlarla. Tabi ki çok hatası vardı ancak ilk baskıydı ve öğrenci işiydi, hatadan daha doğal bir şey olamazdı. Tabi işin bir de maddi yönü vardı, hatalı ihaleler yapıp tablet dağıtamayan ve sistemi kuramayan ancak ne olur ne olmaz diyerek akıllı tahta takmaya bütçesi olan sevgili il ve ilçe milli eğitim müdürlüklerinin öğrenci ve onun gelişimi için ayıracak bütçesi yokmuş meğer. Hatta öyle ki, değil bütçe zamanları bile yokmuş, ilçe milli eğitim müdürünün kapısından döndüğümüzü hatırlarım hala, hem çağırıp hem kendisi odasına gelmediği için. Garipti, dışarıda olsaydık mekanı bulamadı diyebilirdim ama kendi odası neticede, öğrenmiştir o kadar vakit geçirirken. Neyse, iki sayılık bir gazete oldu yani senin anlayacağın dostum. Buradan o gazete için uğraşan tüm dostlarıma ve arkadaşlarıma bir kez daha teşekkür ediyorum. Hepinizin kalemine, yüreğine ve emeğine sağlık dostlar. Beni duyuyorsanız şerefinize bu çay 🙂
Protokol konusuna oldum olası uyuz olmuşumdur. Eminim sen de öylesindir, en önler konuyla ilgisiz olan devlet yetkililerine ayrılır, ayrılır ki fotoğrafı çekilsin, şu kişi şu etkinliğe katıldı denilsin. Haber yapılacak olmasın, katılırsa ne olayım. Vallahi bak. Ya aslında bırakın katılmasın, isteyen gelsin, o etkinlikler isteyenlerle güzel. İlgisi olmayan en önde otursun, merak edip gelenler yer bulamasın ayakta kalsın, olur mu öyle iş hiç? Güzel ülkemin anlamsız olayları… Yaptığımız her gösteride biraz daha emin oldum protokolü sevmediğimden. Metinlerin elli kez gözden geçirilme gerekliliği var. Neden, çünkü çok kıymetli konuğumuz yanlış anlayabilirmiş. Anlasın kardeşim, biz konuşuruz, yarası olan gocunur ne yapalım yani. Bak yine sinirlendim. Özür dilerim dostum. Lise yılları genelde bu gibi olaylarla, dostlarım, arkadaşlarım ve hocalarımın eşlik ettiği defterlerle geçti. O defterlerin ikisi ise birleşip bir anı kitabını ortaya çıkardı. Merak etme sevgili dostum, eğer elinde değilse imzalar veririm sana da.
Bu hareketli evreyi de gezebiliriz istersen ama çoğu zaman benzer aktiviteler var. Bundan sonrası ise asıl maceranın, yani TARDIS Sonrası evrenin başladığı an. Evet, doğru duydun sevgili dostum. Burası müzenin en geniş bölümü, seni burada serbest bırakmak istiyorum, doya doya gez, ben biraz kitap okuyacağım, Kapıda seni bekliyorum, gezmen bitince gel, yöneticilerin olduğu binaya gideceğiz. Ancak bu sefer trenle değil. Şehrin merkezinde bina, ayrıştırması güç, ben birkaç kez yanlış binaya girdim bu yüzden. Tabelasını biraz daha belirginleştirmek lazım.
Hadi bakalım, sana iyi eğlenceler, ben dışarıdayım.



--0 Yorum yap--